Menu

Home Page / Blog

“creatura non potest creare”
İskele Blog 19 March 2020
Esra Meydan

“creatura non potest creare”

Çocukluğumuzda, yemek yedirdiğimiz bebeklerimizin aslında aç olmadıklarının ya da üstlerini örterken üşümediklerinin idraki içerisindeydik. Uyuturken ağlamadıklarını da biliyorduk ama bunları neden yaptık?

Image for postMiguel Marquez


İnsan, fıtratı gereği kendi hislerini taklit yeteneğini kullanarak karşı tarafa hissettirmek, tecrübesini paylaşmak, ortak hislerde birleşmek ister. İnsanın bu deneyimini kazandığı ilk yer, hayatının başlarını kapsayan zaman dilimi yani çocukluk dönemidir. Böylelikle birey, vardan var etme eylemine dayanan (cüz’i) yaratma kabiliyetini daha küçük yaşlardayken keşfeder. Kendi açlık ve tokluğunu, acı ve sevgisini, merhamet ve vahşetini aslında cansız olduğunu bildiği varlıklar üzerinde canlandırarak hisler paydasında ortaklığını kurmuş olur. Kendisine kurduğu o sahte dünya senaryoları aslında içinde tecrübe edilmiş duyguların tezahürüdür. Tıpkı bu çocuk oyununda olduğu gibi sanat da temelde bu tezahüre dayanır. Yaptığımız taklitlerle ürettiğimiz eserlerdeki temel amacımız, o eseri idrak edene bir şeyler hissettirmek ve düşündürmektir. Duyularla insanların hayatına sızarak kendi kavrayışlarımızı tekelimizden çıkarıp etki alanını arttırırız. Bu sürecin sonunda da mevcudu tahrip ederek yeni bir şey yaratmışızdır. “Eski” madde özelinde aynılık barındırsa da artık bir farklılığı vardır, ifadesi “yeni”ye bürünmüştür. Var olma sürecinde bir dönüşümü barındırması sebebiyle, bu çocuk oyunundaki “cansızlığı” artık sorgulanmaktadır. Michelangelo’nun David heykelini bitirdikten sonra heykelin karşısına geçip elindeki çekici fırlatarak “Konuşsana be adam!” demesi de bu sorgulama sürecinin sonunda “oyuncağı” yansıtan değil de yansıtılanın kendisi olarak nitelendirmesinden kaynaklanmaktadır. Yani Michalengelo tarafından heykel, acıyı, zaferi, tereddüdü ve gücü yansıtan bir aracı değil, acının, tereddüdün, zaferin ve gücün ta kendisi konumuna getirilmiştir. Kabiliyet, hissettirmekten ziyade hissin yerine geçmektedir. Sanatçı yani yaratıcının kendi eseriyle bütünleşip o eser bünyesinde kendi mevcudiyetini ciddi oranda kaybetmesi de böylelikle hafife alınmaması gereken bir ihtimal haline gelir.

Image for postWikipedia

Graffiti sanatçısı Banksy’nin Kırmızı Balonlu Kız eserinin satışa çıkarıldığı müzayedede, satılmasının hemen ardından kendini imha etmesi de aslında sanat ve yıkım kavramlarının, bir eserin oluşum süreci içerisinde ne kadar iç içe olduğunu göstermektedir. Yıkım, bir şekilde yapım ya da gelişim süreci de dâhil olmak üzere sanata değer katabilen bir durumdur. Bu çerçeveden baktığımızda bazen bizim noksan veya hata olarak adlandırabileceğimiz şeyler nesneye değer katan özellikler haline gelebilir. Resim kendi kendini imha etmemiş olsaydı Banksy’nin “bir” tablosu olarak anılacakken artık Banksy’nin “kendini imha eden tablosu” olarak anılır hale gelmiş yani kendini benzerlerinden ayıracak bir nitelik kazanmıştır.

Yaratıcılık kelimesinin tarihsel sürecine baktığımızda, Augustin’in “creatura non potest creare” yani “kendisi yaratılmış olan yaratamaz” sözüyle; Wordsworth’un ressam Haydon’a yazdığı “High is our calling, friend, Creative Art” (bizim uğraşımız, dostum, yücedir, yaratıcı sanattır) sözü arasında büyük farklar vardır. Kelime ortaya çıktığı ilk yıllarda teolojik alanda kullanılıyorken ilerleyen dönemlerde hümanizm akımının da etkisiyle sanatı niteleyen anlamda kullanılmaya başlanmıştır.

Tüm bu etkileri ve süreçleri göz önünde bulundurduğumuzda sanatı, insandaki bu içgüdüsel yaratma ve üretme ihtiyacının soyutluktan soyunup nesnelliğe bürünmesi olarak adlandırabiliriz. Yıkım ise bu üretim sürecinde öznelliğin aracıdır. Bir heykelin şeklinin ortaya çıkışı fazlalıklardan kurtulmaya başladığında, bir resmin güzelliği beyaz tuvalin üstü örtüldüğünde ve bir şiirin en çarpıcı dizesi törpülenen kelimelerin yokluğunda anlam bulur. İnsana ait bu yaratıcılık süreci başında ya da sonunda bir yıkıma mahkûmdur.


*Saint Augustin


Esra Meydan. 2 Ocak 1998 tarihinde İstanbul’da doğdu. Türk-Alman Üniversitesi’nde Kültür ve İletişim Bilimleri Bölümü’nde okuyor. Okuldan ve yolundan fırsat buldukça Beyoğlu’nda yaşıyor. Bir gün eğer mezun olursa geleneksel ve modern olanı sentezleyeceği bazı çalışmalar yapmayı hayal ediyor. “Hayal edilen yapılabilir” e olan inancını artıran İskele’de kütüphanenin düzenlenmesi görevini üstleniyor.


sanat 

Similar Posts

Kürk Mantolu Madonna’da Mekân Kullanımı
Eren Can Altay İskele Blog
Kürk Mantolu Madonna’da Mekân Kullanımı

Sabahattin Ali’nin "Kürk Mantolu Madonna" eserinde, farklı metinlerin odağına yerleşen toplumsal hafızanın mekân üzerinden kurgulanma izlencesi, yerini bireysel bir hafıza üretimine bırakır. Sabahattin Ali'nin de gösterdiği gibi, mekânsal kullanım ideolojik ya da düşünsel bir anlam içermek zorunda değildir. Aksine, Kürk Mantolu Madonna'da görülen durum, mekânın haylice bireysel bir kullanımıdır.

Read more
Aydınlanmanın Üç Hali
Elif Kan İskele Blog
Aydınlanmanın Üç Hali

Bilimsel araştırmanın ve özgür düşüncenin kilise tarafından kontrol edildiği Orta Çağ Avrupası’nın sonrasında gelen Rönesans ile birlikte sanatta, felsefede, bilimde ve mimaride önemli çalışmalar başlamış, sonrasında da kilisenin dini baskılarına karşı reform hareketleri meydana gelmiştir.

Read more
Share
TR