Menu

Home Page / Blog

Kürk Mantolu Madonna’da Mekân Kullanımı
İskele Blog 30 October 2021
Eren Can Altay

Kürk Mantolu Madonna’da Mekân Kullanımı

Serinin geçmiş yazıları olan "Peyami’nin Mekânı: Fatih Harbiye" ve "Orhan ile Kemal’in Konakları"nın aksine bu sefer, mekânı daha farklı kullanan bir yazar üzerinde duracağım. Diğer metinlerin odağına yerleşen toplumsal hafızanın mekân üzerinden kurgulanma izlencesi, yerini bireysel bir hafıza üretimine bırakacak. Sabahattin Ali’nin "Kürk Mantolu Madonna" eseri ise, bu farklı mekân algısını ortaya koyabilmek için fazlasıyla örnek içermektedir. Sabahattin Ali'nin de gösterdiği gibi, mekânsal kullanım ideolojik ya da düşünsel bir anlam içermek zorunda değildir. Aksine, Kürk Mantolu Madonna'da görülen durum, mekânın haylice bireysel bir kullanımıdır.

Birey, çevresi ve başka bir birey ile arasındaki ilişkiyi mekân üzerinden tahayyül edebilir. Bu sayede şu ana kadar toplumsal hafızanın cisimlerini üreten mekân, tamamen kişisel bir hafıza üretimine sahne olur. İki kişinin aynı anda paylaştığı bir mekân onlar arasında bir köprü olabilir. Ancak daha da etkilisi, zaman kavramının aradan çıkararak, mekânın etkisini olabildiğince gösterebilmektir. Daha kompleks ilişkiler ağına sahip olan bu tür edebiyat-mekân ilişkisi, Sabahattin'in eserinde vurgulu bir şekilde kullanılır.

Eser, karakterlerin cisimlere ya da mekânlara aktarımları üzerinden ilerler. Yani karakterlerin benlikleri materyal dünyanın nesnelerinde ifade bulur. Raif Efendinin defteri ile Maria Puder'in tablosu roman boyunca en net cisimleştirmelerdir. Puder'in ya da Raif'in hayatları ve düşünceleri bu cisimler aracılığıyla okuyucuya verilir. Okuyucuyla eş zamanlı bir şekilde -özellikle Raif’in defteri ile- anlatıcı da bu iki karakteri öğrenir. Raif'in Maria Puder ile olan ilk karşılaşması bir tablo üzerinden olur. İlk etkileşimin yaşandığı bu an ile Raif, gerçek hayatta hiçbir bağı olmayan bir karakter hakkında erken izlenimler edinmeye başlar. Mekân-cisim üzerinden alınan bu veriler, daha tanışmamış olsalar da, ikili arasındaki ilişkinin başlangıç noktasını oluşturur. Hatta bu ilk izlenimler Puder ile tanıştıktan sonra da, Raif'in düşüncelerini etkilemeye devam eder.

"Bu halinde, zihnimde yaşattığım mağrur, müstağni, kuvvetli iradeli kadınla kıyas edilmeyecek kadar sarih bir zavallılık vardır."1

Ortaya konan, gerçeğe ve imaja yöneltilen bu bakış, imajın algıdaki üstünlüğünü ortaya koyması ile devam eder. İmajın algısı gerçeği kaplar. Raif;

"Tablo, aslını görmek kudretini gözlerimden alacak kadar mı beni sarmıştı?"

diyerek, kendisi de şaşırır bu algı kaymasına.

Aslında okuyucu olarak biz de bu ilişki çeşidinin bir ucunda yer alırız. Cisimleştirmenin bir örneği okuyucuyu da içine dâhil eder. Okuyucu, anlatıcının okuduğu bir kitabı dinlemektedir aslında. Yani kitabın kitabını okumaktadır. Okuyucu olarak biz de bu cisimleştirmenin bir parçasıyızdır. İki basamaklı bir veri aktarımının parçaları romandan taşmaktadır.

Benzer bir şekilde, hikâyeyi ağzından dinlediğimiz anlatıcı da Raif öldükten sonra onu tanımaya başlar. Bunu mümkün kılan durum ise Raif'in kitabıdır. Karakter hakkındaki tüm bilgi bu kitaptan süzülerek anlatıcıya, dolayısıyla da bize -okuyucuya- iletilir. Cisme aktarılan benlik, tablo örneğinde olduğu gibi burada da ilişkilenmenin kaynağı olur. Raif'in kitabının, tablo örneğinden tek farkı ise öncül-ardıl ilişkisinin ters kurulmasıdır. Tablo, Raif'e daha tanışmadan başlayan bir iletişim olanağı verir. Ancak Raif'in kitabı, anlatıcıya tanıştıktan çok sonra -Raif öldükten sonra- iletişim olanağı vermektedir.

"Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşamadık evladım… Yazık! Dedi ve gözlerini kapadı."3
Raif'in anlatıcıya söylediği bu son sözler, samimi bir tanışma-birbirini tanıma aşamasının henüz gerçekleşmemiş olduğunu kanıtlar. Ancak romanın sonunda anlatıcı, Raif ile çok yakın bir sırdaşlık içerisindedir. Bunu mümkün kılan şey zamandan soyutlanmış mekândır. Öyle ki romanın son cümlesinde bu durum eş mekânsallık kullanılarak bir aynılığa-öteki olmaya işaret eder.
"Şirkette Raif efendinin boş masasına oturdum ve siyah kaplı defterini önüme koyarak bir kere daha okumaya başladım."4
Görsel Eda Demir, illustration.ed, 2021.
Kişiliklerin cisme aktarımlarının yanı sıra, karakterlerin birbirleri ile iletişimini sağlayan bir diğer güçlü unsur da mekândır. Sabahattin Ali bu durumu fazlasıyla bilinçli bir şekilde kullanır. Öyle ki bu yöntemin işlerliği bile roman içerisinde sorgulanır.
Romanın erken safhalarında karşılaşılan ilk mekânsal çakışma anlatıcı ile Raif arasında gerçekleşir. Raif Efendiyi yeni yeni tanımaya başlayan anlatıcı merakını gidermek ve onun neler düşündüğünü anlayabilmek için Ankara sokaklarında bulur kendini, Raif Efendi'nin önceki gece dolaştığı ve hasta olduğu Ankara sokaklarında.

"Buraya neden geldiğimi şimdi anlamıştım: Onun ve onun kafasının içinden geçenleri burada daha iyi göreceğimi zannediyordum."5

Ancak bu cümlenin hemen sonrasında, bu ilişki yüzeysel bir mekân felsefesi gibi sorgulanır.

"Onun yaşadığı yerde yaşamak, onun gibi yaşamak demek değildi… Bunu zannetmek için pek saf ve ancak benim kadar gafil olmak lazımdı."

Bu çıkarımın yapılmış olmasına ve geçerliliğinin sorgulanmasına rağmen, yazar, mekânı farklı kişileri birbirlerine bağlamak için kullanmaya devam eder. Hatta aksi bir önerme ile Raif, Maria'yı, mekânın bu özelliği üzerinden bulur. Önceki gece Maria'yı bir sokakta gören Raif, bir sonraki gece onu nerede bulacağına dair bir fikri yokken, sebebini bilmeden kendisini yine aynı sokakta bulur.

"Karşıya gelen sokağa girdim ve bir gece evvel Frau van Tiedemann'la sarmaş dolaş durduğumuz yere geldim. Sanki aradığım insan birdenbire peyda oluverecekmiş gibi gözlerimi ilerideki elektrik direğinin altına diktim." 6

Anlatıcı-Raif örneğinin aksine bu kez eş mekân üzerinden kurulmaya çalışılan bağlantı sonuç verir. Anlatıcı, Raif'i Ankara sokaklarında anlayamaz ancak Raif, Maria'yı Berlin sokaklarında tekrar bulur. Maria o sokaktan tekrar geçer.

Eş mekânsal bulunuşlar bununla sınırlı kalmaz. Raif’in Maria ile ayrılığının karakterler üzerindeki etkileri üzerinde durulurken en derin betimleme mekân kullanılarak verilir. Raif’in fark etmeden gittiği ağaç, 100 yıl öncesinde "bedbaht Alman şairi Kleist'la sevgilisinin birlikte intihar ettikleri"7 yerdir. Mekân 100 yıllık bir zamanı yok sayar ve bugünün karakteri ile geçmişin olayını özdeşleştirir. Raif aşkından ölmez. Sadece aynı ağacın altında bekler. Klişe bir cümle kurulmaz. Raif sadece bekler.

Sabahattin Ali'nin mekâna olan kişisel yaklaşımı, serinin diğer analizlerinin aksine, zaman-mekân birlikteliğini zorlayacak, hatta kimi zaman yıkacak bir aşamaya ulaşır. Buna sebep olan durum, roman mekânına bakış atan gözün ölçekler arasında geçişler yapmasıdır. Ölçek değiştikçe, mekâna yüklenen anlam da değişiklik gösterir. Peyami Safa'nın toplumsal mekânının kurulabilmesi için gereken zaman-mekânsal devamlılık, ölçeği kişisel bir seviyeye çeken Sabahattin Ali için geçerli olmaz. Esir Şehir üçlemesinde Kemal Tahir, toplumsal ve ideolojik bir bakıştan mekân yaratmaya devam ederken, Orhan Pamuk’un İstanbul romanı, çocukluk anıları ile kişisel bir mekân okumasının izlerini hissettirmeye başlar.

Seri boyunca sadece 4 romana değinmiş olsam da, sayısız edebi eser, yazın ya da film benzer mekânsal analizlere tabi tutulabilir. Bu ister eser sahibi tarafından bilinçli bir şekilde kullanılsın, ister fark edilmeden kendini ele versin, mekân kurgu hakkında destekleyici ya da derinleştirici bir etki yaratır. Mekânsal düşünce üzerine yoğunlaşmış herhangi bir disiplin-mimarlık, coğrafya vs.- mekân gözlüğünü takıp ek analizlerde bulunabilir. Her ne kadar eserin tüm derinliklerini ortaya çıkarmak için yetersiz kalacak olsa da, analize farklı bir bakış kazandırır.

Ali, S.,  Kürk Mantolu Kadın, S. 68, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

2 Ali, S.,  Kürk Mantolu Kadın, S. 72, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

3 Ali, S.,  Kürk Mantolu Kadın, S. 72, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

4 Ali, S.,  Kürk Mantolu Kadın, S. 165, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

5 Ali, S.,  Kürk Mantolu Kadın, S. 30, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

6 Ali, S.,  Kürk Mantolu Kadın, S. 40, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

Ali, S.,  Kürk Mantolu Kadın, S. 125, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

Eren Can Altay. Bahçeşehir Üniversitesi’nde mimarlık lisans eğitimi aldı ve bu süre zarfında çeşitli mimarî yarışmalara katıldı. “Şehrin Yatay Düzlemleri” projesi ile 2014 Ytong mimarî fikir yarışmasında eşdeğer ödüle layık görüldü. Yüksek lisansını İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Tarihi, Teorisi ve Eleştirisi bölümünde tamamladı ve “Alternatif Kamusal Alan Olarak Artık Mekan ve Bireysel Kullanım Olasılıkları” başlıklı teziyle buradan mezun oldu. XXI ve Betonart gibi mimarî dergilerde yazıları yayımlandı. Salt ve TAK gibi kurumlarda sunumlar gerçekleştiren Eren, mimarlığı “öğrenmeye” devam ediyor.

Similar Posts

Aydınlanmanın Üç Hali
Elif Kan İskele Blog
Aydınlanmanın Üç Hali

Bilimsel araştırmanın ve özgür düşüncenin kilise tarafından kontrol edildiği Orta Çağ Avrupası’nın sonrasında gelen Rönesans ile birlikte sanatta, felsefede, bilimde ve mimaride önemli çalışmalar başlamış, sonrasında da kilisenin dini baskılarına karşı reform hareketleri meydana gelmiştir.

Read more
Akımlarla Tasarım Yaklaşımları: Streamline Modern
Mine Yesiralioğlu İskele Blog
Akımlarla Tasarım Yaklaşımları: Streamline Modern

Seri, daha seri üretelim! En hızlısı hangisi? En ileri gideni? En çabuk hareket edeni. Her şeyin “en”i makbul artık. Cıvatayı daha hızlı çeviren, makinenin çarkını daha hızlı döndüren işçilerin; hayatın sert köşelerini kıvrımlarla yumuşatmaya çalışan tasarımcıların; makineleşmeye çalışan insanların yaşadığı bir çağdayız, yani Charlie Chaplin’in "modern zaman"larındayız. Filmin başında karşımıza çıkan bir cümleyle başlıyoruz yolculuğumuza: İnsanlık mutluluk yolunda "koşuyor"!

Read more
Share
TR